Bu Forum www.kunfeyekun.org adresine Taşınmıştır.

Bu Forum www.kunfeyekun.org adresine Taşınmıştır.
 
AnasayfaKun FeyekunSSSAramaGaleriKayıt OlRadyoGiriş yap

Başörtüsü kanunu ..

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek
Yazar Mesaj
YagmurYurekli
Daimi Üye
Daimi Üye



Yaş : 25 Kayıt tarihi : 22/02/08 Mesaj Sayısı : 313 Nerden : istanbul Durum : durum???

Aktiflik:
0/0  (0/0)
Başarı Puanı:
0/0  (0/0)
Ceza Puanı:
0/0  (0/0)
MesajKonu: Başörtüsü kanunu .. Cuma 29 Şub. 2008 - 0:33

gözyaşı demiş ki:
s.a kimse yazmadığına göre konu bulamadı galiba ülkemizde bu kadar sorun varken mesela başörtüsü kanunu nu ele alalım ALLAH razı olsun 411 değerli m. vekilnin oylarıyla meclisten geçti sayın CUMHURBAŞKANIMIZ onayladı fakat ünüversiteleri babalarının çiftlikleri sanan bazı rektörler hala ayak diretiyor siz kimsiniz ya T.B.M.M dahamı büyüksünüz CUMHURBAŞKANINDAN dahamı büyüksünüz bu ülkeyi kim yönetiyor seçimler niye oluyor hem laikiz ve demokrasiden ahkam keseceksiniz ama işinize gelmeyince hayır ben oynamıyorum beyler burası aana okulu değil T.C şimdiye kadar azınlıkların dediği oldu şimdi çoğunlukların zamanı geldi oynamayan çekip gider

O kadar düşüncesiz olunduki .. Nerdeyse Rabbimden bile büyük olduğunu düşünerek konuşuyorlar.. Onun için Cumhurbaşkanını kim takar (onlardan) ..

Rabbim inşallah.. önümüzü açacak Sad
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
*Mujaahed*
Daimi Üye
Daimi Üye



Yaş : Kayıt tarihi : 01/07/07 Mesaj Sayısı : 419 Nerden : Gaibden Durum : Cihatta...

Aktiflik:
0/0  (0/0)
Başarı Puanı:
0/0  (0/0)
Ceza Puanı:
0/0  (0/0)
MesajKonu: Başörtüsünün farziyyeti Cuma 7 Mart 2008 - 11:08

Başörtüsünün farziyyeti
Önce Kur'an'ın hatırlattığı ilkeleri hatırlayalım: 1. “Bilmediğin şeyi savunma! Şüphe yok ki kulak, göz ve gönül; bunların hepsi elbet savunduklarından dolayı sorumludur.”
2. “Bilmiyorsanız zikir/Kur'an ehline sorunuz.”
3. “Allah'a kulları içinde gereği gibi saygı duyanlar bilenlerdir.”
Bu köşede yazdığım Kur'an eksenli yazılara gelen tepkileri üçe ayırabiliriz.
1. Bilenlerin tepkileri.
2. Bilmediğini bilenlerin tepkileri.
3. Bildiğini zannedenlerin tepkileri.
Bu üçüncüsünü de kendi içinde üçe ayırabiliriz:
1. Bildiğini zanneden samimi tipler.
2. Tüm cehaleti cesaretinden kaynaklanan bilgiç tipler.
3. Haddini bilmez tipler.
Son ikisine hiç cevap vermedim.
Zira cevap
• soru sorana,
• bilmediğini bilene,
• haddini bilene,
• bilginin kıymetini takdir edene,
• öğrenmek isteyene,
• doğrusunu öğrenince sesini kesecek olana verilir.
Bildiğini zanneden ama bilmeyen, bildiğini de yanlış bilen samimi tiplere cevap vermeye çalıştım. Samimiyeti kendi başına bir değer bildim. “Din samimiyettir” diyen Hz. Peygamber idi.
Bugünkü köşeme bildiğini zanneden ama yanlış bilen bir okurumun, bir önceki yazıma ilişkin yazısını alacağım. Yer darlığından dolayı yazının doğrudan yazımı ilgilendiren kısımlarına yer vereceğim. Okur bu yazısını internette yayımlamış ve bana da bir giriş ekleyerek yollamış. Virgülüne dokunmadan aldım. İmla hataları okura aittir:
“Sayın Hocaoğlu, önce Allah'ın selamı üzerinize olsun diyerek sözlerime başlamak istiyorum. Ben 50 yaşında bir emekli bir vatandaşım. Amacım yanlız ve yanlız Rabbim in gerçek yolunu Kuran'dan bulmaya çalışmaktır. Yaradan'ın ayetleri sonunda söyledikleri şu sözler beni gerçekten düşünmeye ve araştırmaya yönlendirdi.
/…/ Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. “Arapçada kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı “hımar” değil “mikna” ve “nasıyf”tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın “mikna(çoğulu mekani)” ve “nasıyfın” hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır.” Allah eğer “hımar” kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi “hımarürres” gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi: Böylece “res” kelimesi ile baş bölgesi vurgulanır ve örtü kelimesi olan “hımar” ile beraber başörtüsü net bir şekilde anlaşılırdı. Nitekim abdest alınmasıyla ilgili ayette başın sıvazlanması söylenirken, baş kelimesi Arapça karşılığı 'res' ile vurgulanır. Gelelim ayette anlatılmak istenen asıl konuya. Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen 'cuub' kelimesi hem bu ayette kapanılacak bölgeyi belirtmek için, hem Hz. Musa'nın yaka açığına elini soktuğunu belirten ayetlerde geçer.) /.../
Sami Hocaoğlu beyefendi hımar kelimesine birden fazla anlamlar vererek hem başörtüsü hem de örtü anlamının olduğunu yazmış. Bu fikri düşündüğünüzde Yaradan ın ayetlerini açık ve anlaşılır gönderdim sözlerine uymuyor. Nedeni her isteyen istediği anlama çekecektir de ondan günümüzde olduğu gibi. Bu görüşü konuşmaya devam edelim. Bu ayette anlatmak istenen şey başın örtülme emri değil peki neresi? Göğüs kısmını örtünüz diyor Rabbim. O zaman koskoca Kuran da Allah kadınlar başını örtmelidir diye bir tek ayet yazmayacak da bu ayette göğsünü örtmelidir ayetindeki bir kelimeye başörtüsü ismi takarak İşte bakınnnnn Allah kadının başını örtmelidir demek istiyor aslında bu ayette diyeceksiniz öylemi kardeşlerim. Yaradan eğer kadın başının örtülmesini isteseydi hiç kuşkusuz kadın başını örtmelidir derdi dostlarım, Çünkü Kuran ben böyle açıkça yazarım diyor dolaylı ima etmem diyor birçok ayetinde. Yukarıda yazdığım onca ayetin hiç mi hükmü yok sizce. Hiç ama hiç başını örtmeli kelimesi dahi geçmediği halde. Peki, ayetlerinde hani Rabbim yemin ederek; Yemin olsun ki, biz bu Kuran'da insanlar için her türlü örneği verdik. Diyordu. Ama kadın saçını göstermesin örtsün diyen ayetler nerede? Hani Rabbim; Biz bu Kitap'ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Diyerek bizlere açıklık getiriyordu. Hani öğüt alınması için kolaylaştırdık sözleri unutuldu mu dostlar. Ben isterseniz bir ayeti daha hatırlatayım sizlere; Zühruf Suresi 44 Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız. Bakın ne diyor Yaradan bu kitaptan sorumlusunuz. Bu kitaptan sorumlusunuz diyen Rabbim bizlerin birbirine düşmesi için mi acaba kadın başını örtmelidir namehremdir demeyi açıkca yazmamıştır dersiniz (HAŞA).”
Sahibi samimi görünüyor. Fakat samimiyetin tek başına yetmediğini de biliyorum.
“Aleyküm selam” sevgili okurum. Sabırla cevaplayacağım. Bu kadar karışık kafa sağlığa zararlıdır. Kafaları karıştırmak için akla atılan taşı çıkarmak, kör kuyuya atılan taşı çıkarmaktan bin kat daha zordur, bilirim. Umarım “kitabına uydurmak isteyen” biriyle değil de “kitaba uymak isteyen” biriyle karşı karşıyayımdır.
"Amacım yalnızca rabbimin gerçek yolunu Kur'an'dan bulmaktır" diyen bir okurunuz varsa, ciddiye alırsınız değil mi? Ben de, o dinini ciddiye aldığı için onu ciddiye aldım. Bu okur şöyle diyor:


"Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu söylenir, baştan bahsedilmez. "Arapçada kadınların başlarına örttükleri şeyin özel adı "hımar" değil "mikna" (doğrusu mikne'a SH) ve "nasıyf"tır. Hangi Arapça sözlüğe bakılırsa bakılsın "mikna(çoğulu mekani)" ve "nasıyfın" hanımların başlarını örttükleri kumaşın adı olduğu yazılıdır." Allah eğer "hımar" kelimesi ile başın örtülmesini isteseydi "hımarürres" gibi bir vurgulama ile başörtüsü diyebilirdi"
Bunlar, başkalarının kesesinden harcanan yalan-yanlış paketi sevgili okur. Kimin kesesinden almışsanız dolmuşa binmişsiniz. Buna, Kur'an'a uymak yerine Kur'an'ı kendinize uydurma sonucunda düştüğünüz çelişkiler de eklenince, iş içinden çıkılmaz olmuş.
Dert şu: Hımar ile başın örtülmesi kastedilseydi, içinde "baş" kelimesi geçerdi!
Peki, bu durumda bir önceki cümlede hanımların başlarına örttüğü şeyin adının "mikne'a" ve "nasif" olduğunu nasıl söyleyebiliyorsunuz? Nerede bunların içinde baş?
Kişi hiçbir şey bilmese de haddini bilecek. "Hangi sözlüğe bakılırsa bakılsın" iddiası yapacak bir kişinin, asgariden sözlüklere bakması lazım. Baksaydı ne görürdü?
Tabi ki, Arapça'da kadınların kullandığı örtü mikna (doğrusu mikne'a) ve nasif'ten ibaret olmadığını. Şöyle ortalama bir Kur'an talebesi olsaydı, sözlükte şunları görürdü:
1. Burka' (veya burku'): Bütün yüzü örter. (Erkeğin kullandığına kına' denir).
2. Nikab: Bütün yüzü örtmeyip iki gözden birini açarak bağlanan başörtüsüdür.
3. Lifâm: Her iki gözü de burun üstünden itibaren açık bırakan başörtüsüdür.
4. Lisâm: Burun açıkta kalacak şekilde ağız üstünden örtülen örtüdür.
5. Hımar: Yüz hariç başın ve boynun tamamını örten ve Kur'an'da emredilen örtüdür.
6. Nasîf: Hımar'ın daha büyüğü, Anadolu'daki "atkı"ya benzer başörtüsüdür.
7. Mikne'a: Nasif'ten daha büyük olup bel altına kadar uzanan başörtüsüdür.
8. Cilbab: Yüz hariç baştan ayağa her tarafı örten örtüdür.
Hımar, lugat olarak tereddütsüz başla ilgilidir. İçki'ye de aklı örttüğü için aynı kökten "hamr" denilmiştir. İkisi arasındaki ortak nokta "baş" ile ilgili olmasıdır. Mesela küfr de "örtmek" demektir. Ama başa veya akla değil, kalbe nisbet edildiği için farklı kökten kullanılmıştır.
"Hani bunun içinde baş?" sorusu kasıtlı bir tahrif ve saptırma amacı taşımıyorsa, cehaletin daniskasıdır. Yukarıda Arapçada kullanılan tüm başörtüsü isimleri sıralanmıştır. Hiçbirinin içinde "baş" yoktur. Olmasına gerek de yoktur. Türkçede de bu böyledir: Yazma, yaşmak, atkı, bürgü, bürümcek, çarşaf, çar, yağlık, eşarp, tülbent… Bunların tümü de bacağı değil başı örter ve içinde "baş" geçmez. Hoş Arapçada na'leyn, huffeteyn, cevrabeyn de ayağa giyilirler, ama içinde "ayak" geçmez. "Hani bunun ayağı?" diyerek bunların ayağa giyilmediğini söylemek ne kadar ciddi ise, "Hani bunun başı?" sorusu da o kadar ciddidir. Okurumun cebinden harcadığı "kitabına uyduranlar" takımı ne diyor: "Hımar başı örtmez, göğüsleri örter?"
Yani? Yanisi şu: Hımar başörtüsü değil, göğüs örtüsüdür.
Peki, aynı mantıkla sormak gerekmez mi: Bir: Nerede bunun içinde göğüs? İki: Sen, örtü ayeti inmeden kadınların göğsü açık gezdiğini söylemiş oluyorsun, haberin var mı?
Bir alıntı daha yapalım "tüm maksadım Kur'an'ı anlamak" diyen okurumuzdan: Ayette kapatılacak yerin yaka açığı olduğu geçer. Yani hımarın başı kapatması değil, ayette açıkça yaka dekoltesini örtmesi istenir. (Yaka açığı manasına gelen 'cuub' (doğrusu "cuyub" SH) kelimesi hem bu ayette kapanılacak.."
Ey sevgili okur! Kur'an tüm âşıklarına önce haddini bilmeyi öğretir. Çünkü Kur'an haddini bilmezliği "cahiliye" olarak adlandırır ve ebediyen mahkûm eder. Zaten başörtüsü emrini de "haddini bilmezlik çağı" ile "Allah'a kayıtsız şartsız teslim olan insan" anlamındaki "Müslüman" kadına bir kişilik ve kimlik kazandırmak için emreder. Aynı zamanda O'nun "Rabbimin emri başım gözüm üstüne!" deyip demeyeceğini imtihan için emreder.
Ceyb; "aralık, açıklık, yırtık, yırtmaç, kesik, kopuk" anlamlarının tamamını kapsar. Başta aynı kökten türetilmiş olan "cep" olmak üzere, "açık yerler, göğüs yırtmacı, yaka açığı, kol açığı, elbise yırtığı", hülasa elbisenin tek parmağın içine gireceği tüm açık yerlerine denir. Hatta Kur'an, Semud kavminin kayaları yararak vadi oymasını da aynı kökten (cabu's-sahr) bir kelimeyle ifade eder. Soruyu zihinden "kesip" attığı için "cevab" da aynı köktendir.
Nur 31. ayetin başörtüsünü emreden cümlesi aslında neyi emretmektedir?
Açık ve net olarak şunu: Cahiliye döneminde bir aksesuar olarak başın üzerinden sırta atılan örtüyü bütün bir boynu ve gerdanı da kapatacak şekilde mazbutça örtmeyi.
Tabiî ki bu emir Allah'ın kitabına uyacaklar içindir. Kitaba uymak yerine kitabına uydurmaya ne gerek var? Yalan yanlış türrehatı yayıp vebale girmeye ne gerek var?
Unutmayalım İslam "teslim almak" değil "teslim olmak" manasına gelir
Bektaşi hikâyesini herkes bilir: Hocanın biri Bektaşi'ye "Niçin namaz kılmıyorsun?" der ve "Kur'an öyle emrediyor" cevabını alır. "Allah Allah, nerede emrediyor?" deyince, Bektaşi pişkin pişkin cevabı yapıştırır: "Lâ takrabu's-salat" (namaza yaklaşmayın) demiyor mu?" Hoca itiraz eder: "Devamını da okusana?" Maksadı kitaba değil kitabına uydurmak olan Bektaşi kaçamak yapar: "Ben hafız değilim."
Bu fıkrada dile gelen gerçek şu: İnsanın derdi hakikate uymak değil de hakikati kendisine uydurmaksa, Kur'an'ı bile buna alet eder. Bu yeni bir şey değil. Bazen kasıtsız, bazen kasıtlı yapılır bu. Daha sahabe döneminden bunun örneklerini biliyoruz.
Hz. Ömer'in hilafeti döneminde iki kafadar kafayı çekmiş, hesabını soranlara da Maide 93'ü göstermişti. Yine aynı dönemde bir kadın erkek kölesiyle zina yapmış, bunu nasıl yaptığını soranlara Mearic 30'u delil göstermişti.
Hariciler siyasi muhaliflerinin bebelerini öldürüyorlar, bunun delilini soranlara Kehf suresinin 74. ayetini okuyorlardı. Yine aynı zümre Hz. Ali'yi dinden dönmekle suçlayıp katlederken, Yusuf suresinin 40. ayetini delil getirdiler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
*Mujaahed*
Daimi Üye
Daimi Üye



Yaş : Kayıt tarihi : 01/07/07 Mesaj Sayısı : 419 Nerden : Gaibden Durum : Cihatta...

Aktiflik:
0/0  (0/0)
Başarı Puanı:
0/0  (0/0)
Ceza Puanı:
0/0  (0/0)
MesajKonu: Geri: Başörtüsü kanunu .. Cuma 7 Mart 2008 - 11:08

Bir zamanlar biriyle karşılaştım. Kıldığımız namazların Kur'an'ın emrettiği namaz olmadığını söylüyordu. Kur'an'ın emrettiği namazın nasıl kılınacağını sordum. Ayağa kalktı, kıbleye döndü, Fatiha'yı okudu, "İşte bu kadar" dedi. Yine bir zamanlar da bir grup esrarkeş münakaşa etmişler. Ellerine Mushaf'ı alıp "Esrar'ı haram kılan ayeti bize göster" diye yanıma gelmişlerdi.
Görüyorsunuz, iş çığırından çıkınca ortalık çamurdan geçilmez oluyor.
Başörtüsünün farziyyeti konusunda da mesele işte bu düzeyde ele alınıyor. Dini bir meseleyi konuşmanın bir usulü, üslubu ve adabı olduğu hatırlanmıyor. İnsanlar bozulan musluklarını tamir ettirmek için berbere gitmezken, iş dine gelince ilme ve ihtisasa hürmeti kimse hatırlamıyor. "Bilmiyorsanız Kur'an'ı (zikr) bilenlere sorun?" diyen Kur'an değilmiş gibi davranılıyor.
Kur'an'ın ortaya koyduğu bir hüküm yalnız lafızdan yola çıkılarak anlaşılamaz. Ona mana ve maksadı da eklemek şarttır.
Maksadı öğrenmek için ise:
1) O konudaki tüm ayetleri iç ve dış bağlamlarından koparmadan tümevarım yöntemiyle okumaya tâbi tutmak;
2) Ahlakı Kur'an olan Hz. Peygamber'in o Kur'anî hükmü hayata nasıl tatbik ettiğini bilmek;
3) O hükmün tatbik edildiği nüzul ortamını bilmek şarttır.
Kur'an başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Başı manayı, ayakları lafzı, bastığı yer dış bağlamı/olguyu, baktığı yer teşri yönünü gösterir.
Geçen haddini bilmez bir tv programcısı, resmen Nur 31'den önce kadınların göğüsleri açık, hatta çıplak gezdiklerini söylüyordu. Buna da delil olarak Kâbe'yi çıplak tavaf etme geleneğini gösteriyordu.
Birincisi bu nadir bir haldi, yaygın bir uygulama değildi. İkincisi, hiçbir Mekkeli Kâbe'yi hiçbir zaman çıplak tavaf etmedi. Onlar Fil olayından sonra kendilerini "Allah'ın halkı" ilan ettiler ve "hums" adını verdiler. Dışardan gelmiş insanlara "hılli" adını verdiler. Bir hılli Kâbe'yi kendi elbisesiyle değil, "hums"tan birinin elbisesiyle tavaf etmeliydi. Böylece bir elbise kiralama sektörü doğdu. Çıplak tavaf, yalnızca elbise kiralayacak gücü olmayanlarla sınırlı nadir bir uygulamaydı. Buradan örtüsüzlüğe ne çıkar? Hiç!
Nur 31'de emredilen başörtüsü değil de ğöğüs ya da omuz örtüsü diyenler, bu ayet geldiğinde mümin hanımların göğüsleri açıkta gezdiğini söylemiş oluyorlar. Bu ayet zaten var olan örtünün doğru kullanılmasını emrediyor. Onları yanıltan, ayet geldiğinde kadınların başörtüsünü hiç tanımadıkları ön kabulüdür.
Oysa ki nüzul ortamında örtü yaygın olarak kullanılıyordu. Örtü hürriyet ve saygınlık alametiydi. Hz. Hatice Hz. Peygamber ile evlendiğinde örtülüydü. Örtünün o kadar saygın bir yeri vardı ki, bir kadının başörtüsüyle kesilen savaşlardan söz eder kaynaklar. Muhabbar sahibi şöyle bir olay anlatır: Ümmü Kırfe bt. Rebi'a b. Bedr, Malik oğullarından saygın bir kadındı. Ğatafan'dan iki ordu savaş için karşı karşıya geldi. Tam savaş başlayacaktı ki, bu kadın başörtüsünü iki ordu arasına astırarak savaşı önledi (be'aset hımârahâ fe'ullika beynehum fe'stalehû).
Kur'an "elbise"yi tıpkı ayet gibi Ademoğlu'na "inzal edilen" bir nimet olarak takdim eder (7:26). Giyinmekten maksadın cinselliği örtmek olduğunu, cinselliğin özel bir alan olduğunu dile getirir (7:25). Örtünmenin temelinde cinselliğin kamuya açılmaması ilkesi yatar. Örtünme emri, kadın-erkek ilişkisinin cinsiyet değil şahsiyet üzerinden gerçekleşmesi içindir. İlişkinin zehirlenmemesi içindir.
Örtünmenin sınırlarını koyan, kadını da erkeği de yaratandır. O yarattığını bilir. Mesele O'na güven meselesidir. Zaten imanın ahlaki tanımı "Allah'a güven" değil midir?
Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. Peki, o sınırı kim koyacak? İslam bu soruya "Allah" diyor. Müslüman, buna iman edip Allah'ın hükmüne teslim olan demektir. Gerisi mi? Gerisi, Kur'an'ın (49:16) ifadesiyle "Allah'a din öğretmeye kalkmaktır". Neden kadın? Neden saç? Modern zihin nerede yanılıyor.
Kur'ani bir talimatı anlamanın yolu, o talimatın maksadını anlamaktan geçiyor. Maksadı anlamadan yapılacak her tartışma, körün taşı körün gözüne tartışmasıdır. Hiç kimseyi hiçbir yere götürmez.
İslami tesettürün mütemmim cüzü olan başörtüsü tartışmaları için de geçerli bu kural.
Maksadı anlamak için sorulacak esas soru şudur: Bu beden kimin?
Şimdi çok duyuyoruz: “Beden senin değil mi ayol, istediğin gibi kullan!” Veya: “Beden benim değil mi efe'm, istediğim gibi kullanırım.”
Aslında “Bu beden kimin?” sualine verdiği cevaba bakarak insanların Kur'an'a ve İslam'a göre nerede konuşlandıklarını anlayabilirsiniz.
Bu suale, bedeni, sahibinin mutlak mülkiyeti görerek; “Beden sahibinin malıdır, istediğini yapar” türünden cevap veren hiç kimsenin, Kur'an'ın tesettür emrini anlamasını bekleyemeyiz.
İp orada kopmuştur. Gerisi “üstü kalsın” durumudur.
Esasen bu soru sadece tesettür meselesiyle de sınırlı değildir. Aynı şey servet, hayat, evlat, tabiat, can, hava, su, toprak vs. için de geçerlidir.
İslam'a göre bu sualin cevabı açık ve nettir: Beden sahibine emanettir, tıpkı servetin, hayatın, canın, evladın, malın emanet olduğu gibi. Bedeni sahibinin mülkü zannedene tesettür emrini anlatmanız boşuna bir uğraştır. Servet sahibini mutlak malik sanan birine, “İsraf haramdır” hükmünü sittin sene çenenizi yorsanız izah edemezsiniz.
“Beden benim değil mi, istediğimi yaparım!” diyene İslam “Hayır, senin değildir, sana zimmetli bir emanettir!” der. Ruh asli sahibine vefa gösterip “teveffi” ettiğinde, beden de geldiği yere dönecektir. Sen emanete ihanet edip etmediğinin hesabını vermek üzere ilahi mahkemeye çıkarılacaksın.
İslam intiharı bunun için yasaklar. İntihar haramdır. Sadece intihar değil, insanın kendi bedenine zarar vermesi de haramdır. Yine zehir içmek haramdır, kendine işkence haramdır.
Kimse “Beden benim değil mi, ister asarım ister keserim” diyemez. “Hayır senin değildir” der İslam. Eğer kişi Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmuşsa, yani Müslüman'sa, bu cevaba boyun eğmek durumundadır. Tutarlılık bunu gerektirir. Zira İslam, Allah'ın hakkını teslim etmek için O'na kayıtsız şartsız teslim olmaktır.
“Beden senindir, istediğin gibi kullan!” diyen modern tasavvur zinanın haramlığını da anlayamaz. İçkinin haramlığını da anlayamaz. Hülasa İslami sınırlara ikna olmaz. Ortada paradigma sorunu vardır. İki farklı dünya söz konusudur. Sözün özü: Allah'ın gör dediği yerden bakmayan, Allah'ın gösterdiğini göremez.
Tüm vahiylerin maksadını oluşturan can, akıl, din, nesil ve mal emniyetlerinin korunması, bütün bunlara “emanet” olarak bakmayı gerektirir. Bütün bunlara emanet olarak bakan ise, emanetin sahibinin koyduğu sınırlara riayet eder.
Sınırlar… Kim koyacak sınırları? Teoride herkes koyabilir. Ağzı olan konuşur, gücü olan yaptırım uygular, yetkisi olan kullanır. İyi de, vicdanda yankı bulmayan kurallar uygulayıcıları zorba, uygulananları ikiyüzlü yapar.
İnsanda bir vicdan inşa etme işi, daha doğru ifadesiyle zaten var olan vicdanı aktif ve aktüel hale getirme işi ideolojilerin, yasaların, kolluk güçlerinin, kamuoyu oluşturma araçlarının değil, inanç sistemlerinin işidir. Bir sınır yoksa hiç sınır yoktur. İşte Kur'an'ın tesettür düzenlemesi, bu alandaki sınırları gösterir.
Biri çıkıp sosyolojik, kültürel, siyasal ve hatta ekonomik açıdan dini bir meseleyi değerlendirebilir. Bu meyanda başörtüsünü, insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde algılayabilir veya algılamaz. Bütün bu tartışmaların alanı dînî değil “profan” alandır.
Fakat başörtüsünün İslam'daki ve Kur'an'daki yerini konuşacaksanız, işte orada tartışma zemin değiştirmiş demektir. Böyle bir tartışma yapacak kişi, önce bastığı zemine bir bakmalıdır. Profan, hatta seküler zeminde ayak diretip de, bir konunun dindeki yeri hakkında ahkam kesmek sahibini gülünç duruma düşürür.
Bir köşe yazarı çıkıyor, düpedüz laikçi bir zeminden konuşuyor. Militan laik, hatta ateist olduğu biliniyor. Fakat başörtüsünün İslam'daki yeri hakkında “fetva” veriyor. Evet, yanlış duymadınız; fetva veriyor. Avrupa'da hiç kavram olarak “laik papaz” kullanıldı mı bilmiyorum, ama bu durum da en az o kadar çelişkili; bir o kadar da traji-komik.
Bu yazıları yazmama sebep olan değerli okuruma son olarak bir çift sözüm var.
“Allah'ın bu meselede gerçek muradı nedir?” diye yola çıkan bir Kur'an aşığı, vara vara öyle bir noktaya gelmiş ki, orada kendini Rasulullah'ın, sahabenin, Hz. Aişe'nin, Hz. Fatıma'nın, müçtehid imamların uygulama ve tasdiklerinin karşısında, ama İlhan Selçuk'un, Fransız Masonlarının Üstad-ı Azamının, Bekir Coşkun'un, Türkan Saylan'ın, Özdemir İnce'nin ve bilumum İslam'a ve Kur'an'a mesafeli laikçilerin uygulama ve iddialarının yanında bulmuş. Sahi, ben şaşırmakta haksız mıyım? Enes b. Malik'in beni hep titreten bir sözü vardır: “Nice Kur'an okuyan var ki, Kur'an ona lanet eder!”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
*Mujaahed*
Daimi Üye
Daimi Üye



Yaş : Kayıt tarihi : 01/07/07 Mesaj Sayısı : 419 Nerden : Gaibden Durum : Cihatta...

Aktiflik:
0/0  (0/0)
Başarı Puanı:
0/0  (0/0)
Ceza Puanı:
0/0  (0/0)
MesajKonu: Geri: Başörtüsü kanunu .. Cuma 7 Mart 2008 - 11:09

Kurân türbanı emrediyor mu? Prof.Faruk Beşer



Geçenlerde bir şeyh efendi (şeyh’in anlamlarından birisi de pir-i fanidir) türbanlı bayanların ‘topunun’ cehennemlik olduğunu söyledi. Bu fetva aklıma, kimin olduğunu ve ilk kelimesini hatırlamadığım bir beyti getirdi:

‘Gálib bize káfir demiş, biz de deriz ona müsülman
Yarın rûz-i mahşerde ikimiz de çıkarız yalan’.

İmdi, İslam Allah’ın gönderdiği vahiden ibarettir. Vahiy ise bize Kuránı Kerim olarak intikal etmiştir. Hz. Peygamber (as) Kuránı Kerimi hayatta görünür kılmak üzere, bizden farklı bir ontolojik varoluşla yaratılan bir elçidir. O Kuránı Kerimi yaşayarak adeta canlı hale getirmiştir. Onun bu uygulamasının, ya da tarz-ı hayatının adı Sünnettir. Yani Sünnet Kuránı Kerimin peygamberce, ya da Allah’ın murad ettiği gibi yaşanmasından ibarettir. O halde Kuránı Kerim ile Sünnet, dinin farklı birer bilgi kaynakları değildirler. Buna göre ‘Kuranda varsa alırız, sünnete itibar etmeyiz’ demek, biz Kuranı anlamada Peygamberin tarzı hayatını değil kendimizinkini esas alırız demek olur. (Not: Böyle düşünenlere sünnetsizler de diyebilirsiniz). Oysa onun bütün fiilleri, bazen düzeltme ile de olsa, Allah’ın onayını almıştır. Bir fiilin ya da sözün ona ait olup olmadığını tespit ise ayrı bir konudur.
Bu girişten sonra başlıktaki sorumuzu en kısa şekilde şöyle özetleyebiliriz:

Kuránı Kerimde türban değil, kadınların başlarını örtmeleri vardır ve başörtüsü siyasi değil, dinî bir simgedir. Bunu kadınlar kendi örflerine ve zevklerine göre nasıl isterlerse öyle yaparlar. Sünnet de bunu aynen böyle anlamış ve böyle uygulamıştır. ‘Mümin kadınlara söyle, başörtülerini yakalarının üzerine atsınlar’ (24/33), ifadesinden, Allah başın değil yakaların örtülmesini istiyor, anlamını çıkarmak, Anayasa’dan 367 şartını çıkarmaktan farklı değildir. Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’nin kravat hikayelerini bilirsiniz: Birinde, fakültedeki arkadaşlarına, ‘yarın kravat takarak geleceğim’ diye söz vermiş ve ertesi gün kravatı beline bağlayarak gelmiş ve ‘ben size kravatı boynuma bağlayacağım dememiştim ki’ diye espri yapmış. Oysa herkes kravatın ancak boyna bağlandığında takılmış olacağını bilir. Başörtüsü de ancak başa bağlanır. Bizde kravat nasıl boyna takılan bir aksesuarsa, söz konusu ayetteki himár da Kurán dilinde kadınların başlarını örttükleri bir giysidir.

Şimdi okul idaresinin şöyle bir talimat yayımladığını düşünün:

‘Kızların etekleri diz kapaklarını kapatacak şekilde olmalıdır’.

Bundan, dizler örtülsün yeter. Yukarısı açık olsa da zarar etmez, anlamı çıkar mı?

O halde; ‘başörtüleri yakalarını örtecek şekilde olmalıdır’ ifadesinden elbette sadece yakaların örtülmesi gereği anlaşılmaz.

Konuyla ilgili olarak Kuránı Kerimdeki ikinci bir ayet: ‘...mümin kadınlara söyle, dış örtülerini (cilbablarını) üzerlerine atsınlar’ (33/59) anlamındadır. Acaba bir şeyin üzeri, ya da üstü nereden başlar? Baş buna dahil değil midir?

Kaldı ki Kuránı Kerimin yanlışsız uygulama mercii olan Sünneti Seniyye bu ayetleri tabii olarak kadınların başlarını kapatması şeklinde anlamış, anlatmış ve o gün bu gün de farklı bir yoruma gidilmeksizin böyle uygulanagelmiştir. İnanmayanlar zaten uygulamamışlardır. Ama bu ayetler bu anlama gelmez de dememişlerdir. Şimdiki inanmayanlar da onlar kadar cesur ve dürüst olabilirler.


(Prof.Dr. Hayrettin KARAMAN): Faizden başörtüsüne kadar birçok konuda ilahiyatçı, muhalefet lideri, sosyal bilim profesörü, sanatçı, boyacı… her tabakadan ve meslekten adamlar fetva veriyorlar; “Bu caizdir, bu değildir, bu Kur'an'da, İslam'da vardır, bu yoktur…” diyorlar. Halkın kafası karışıyor, kime inanacaklarını şaşıranlar oluyor, bize yazarak, ulaşarak “Bu işe bir çare bulun” diyenler çıkıyor.
Bu yazıda önce dinde fetva verebilmek ve Kur'an'ı yorumlayabilmek için nasıl bir donanıma ihtiyaç bulunduğunu özetle anlatacak, sonra da aynı konuda farklı fetvalar karşısında yükümlünün nasıl davranması gerektiğini açıklayacağım.
Kur'an vahyedilirken buna muhatap olan Müslümanlar (sahâbe), vahiyde kendi kültürleri ve özellikle dilleri esas alındığı halde bazı ayetleri anlamakta güçlük çekiyor ve hemen Allah Resulü'ne (s.a.) başvurarak O'nun açıklamasından yararlanıyorlardı. Peygamberimiz ayrıca uygulamalarıyla da Kur'an'ı açıklamış oluyordu. Bu ilk anlama ve yorumlama faaliyeti aynı zamanda, bütün devirlerde kullanılabilecek bir usulü (metodolojiyi) de vazetmiş oldu. Buna göre Kur'an'ı anlamanın olmazsa olmaz şartları Kur'an dilini, İslam tarihini, dinler tarihini, Hz. Peygamber'in hayatını, yaptıklarını ve söylediklerini bilmek oluyor. Bunları bilmeden, tarihi yok sayarak, eline bir lügat kitabı alıp kelimelerin lügattaki karşılıklarını bularak ve egemen kültürün muhiti içinde Kur'an'ı anlamaya ve yorumlamaya kalkışmak, daha baştan yanılmanın yoluna girmek demektir.
Fetva, amelî (yapıp etmekle ilgili) hayatımızda İslam'ın ne dediğini; neleri farz, vacib, mübah, mekruh ve haram… kıldığını; soru soran, öğrenip uygulamak isteyen kişinin durumuna ve sorusuna göre açıklamaktır. Bunu, ana kaynaklara bakarak yapanlara müctehid, müctehidlerin söylediklerini aktaranlara da mukallid denir.
Müctehid olmayı bırakın, mukallid bile olamayan bir takım kendini bilmezlerin din konusunda hüküm vermeleri, başkalarına yol gösteren açıklamalarda bulunmaları elbette kale alınmamalıdır. Sıradan Müslümanlara bu konuda şunu söylemek yeterli olur: Ekonomi, tıp, saat tamiri gibi konularda bilgi ve yardım almak için ne yapıyorsanız, din konusunda da onu yapın; yani saati saatçiye, din konusunu da din alimine götürün.
Günümüzde “din alimi” kavramı da hayli karışık ve karmaşık bir hal almıştır. “Araştırmacı yazarlar, ilahiyatçı yazarlar, İslamcı yazarlar, ilahiyat profesörleri, Diyanet mensupları, din işleri yüksek kurulu, müftüler, cami hocaları, medrese usulü yetişmiş hocalar…” din alimi olarak kabul edilebiliyor. Sıradan Müslümanların, bunlar arsından seçim yapmaları, en uygununu bulmaları çok zordur. Bu konuda verilebilecek bir ölçüt “din ilimleri tahsil etmiş kimselerin onay ve güvenine mazhar olmak”tır. Çoğunluğun onay ve güvenini kazanmış bir kimseyi bu işte ehil kabul etmek ihtiyatlı bir davranış olur.
Baştan beri bazı konularda, müctehidler (mezhepler) arasında görüş, anlayış, fetva farkları olmuştur. Bu noktada uygun davranış “bir fetvayı herkese dayatmamak, herkesi bir mezhebi uygulamaya mecbur etmemek, ictihada açık alanlarda ortaya çıkan farklı fetva ve uygulamalara meşru olarak bakmak ve farklılığa müsamaha ile yaklaşmak”tır.
Bu usulü bir güncel olaya uygulayalım:
Bana göre konunun uzmanı olmayan bir İlahiyat Profesörü “Başörtüsü'nün Kur'an'da olmadığını, başka birisi Kur'an'da emredilmeyip tavsiye edildiğini, bu sebeple Müslüman kadınların başlarını örtme gibi bir yükümlülüklerinin olmadığın” söylüyor. Bu profesörler ve bunlara güvenenler o fetva ile amel ederler, ama başkalarına bunu dayatamazlar, farklı söyleyenleri kınayamazlar, kendilerine farklı bir değer atfedemezler. Eğer böyle yapılırsa (bu usule riayet edilirse) başörtüsü problem olmaktan çıkar, isteyen (öyle bilen, inanan) örter, istemeyen örtmez.
Türban uydurmadır
Geçmişte ve günümüzde tesettüre riayet eden kadınlarımızın başlarına örttükleri giysiye "türban" dedikleri olmamıştır. Bu örtünün en yaygın adı "baş örtüsü"dür. Başörtüsünün, zaman ve mekan farklarına bağlı birçok çeşidi vardır. Şehirlerde yaşayan kızlarımızın çeşitli şekilleri ile başlarına örttükleri örtü de başörtüsüdür, bunun adı türban değildir. Bir çeşit baş örtüsü için türban kelimesi "okumuşların ve şehirli kızların baş örtülerini ayırıp simgeleştirerek" mahkum etmek isteyenler tarafından uydurulmuştur. Yapılan araştırmalar, başını örtenler içinde, örtüsünü simge olarak niteleyenlerin binde dört civarında olduğunu ortaya koymuştur.
Şimdi bu yazdıklarımı ispat etmek üzere sözlük ve ansiklopedilerde türbana verilen manayı aşağıda sunuyorum:
Türban, genellikle pamuklu veya ipek kumaştan yapılmış, başa veya fes, kavuk gibi bir iç şapkanın üzerine sarılan uzun baş örtüsü. Müslüman ve sih toplumlarında, genellikle Asya ülkelerinde yaygındır. Fes veya kavuk üzerine sarılan türban Türkçe'de sarık olarak anılır.
Türban kelimesinin kökeni Farsça dulband kelimesine dayanır. Türkçe'de tülbent olarak kullanılan kelime Fransızca'ya turban olarak geçmiştir. Bu nedenle Türkçe'de halen tülbent veya baş örtüsü anlamlarında da kullanılır.
1982 yılından önce Türkiye de yayınlanmış bulunan hiçbir Türkçe sözlükte rastlanılmayan ve bilinmeyen bir kelimedir.
Türban diğer milletlerde kullanıldığı şekli ile Türkler arasında yaygınlaşmamıştır. Sarık ise Osmanlı Devleti zamanında Osmanlı sultanları ve din büyükleri tarafından takılırdı. Bugün özellikle Batı'da türban kavramı Sihlerle yakından ilişkilendirilmiştir.
Özellikle Batı'da Sihler için türban kimlikleriyle ilgili bir öğe haline de gelmiştir. Sihler taktıkları türbanı, daha çok, Pencapça "türban" anlamına gelen ve daha saygın bir isim olduğu kabul edilen dast_r olarak anarlar. Türban İslam kültürü açısından da önemli bir motiftir ve erkekler tarafından takılır.
Sudan'da takılan beyaz türban toplumsal statü göstergesidir.
Türban Arap Yarımadası'nda yüzü ve başı doğrudan güneş ışığından korumak için geleneksel olarak takılır. Nitekim türbanın Arap geleneklerinde farklı bir yeri vardır. Eski Arap kültüründe bir kişinin türbanını atmak, düşürmek hakaret olarak kabul edilirdi.
Türban Şii liderler arasında da yaygındır. Osmanlılarda türbanın adı Sarıktır.
Çağdaş Türkiye'de türban sorunu, İslam dininde yer alan hicaba (bugün Türkiye'de gerek kavramsal gerek somut anlamda daha sıklıkla başörtüsü olarak anılır) dair farklı bir bakış açısını tanımlamak için kullanılmıştır. Gelenekselleşen baş örtmeden ayrı olarak siyasî temellere sahip olduğu düşünülen baş örtme eylemine ve başörtüsüne türban takmak veya türban nitelemeleri yapılmıştır. Geleneksel örtü şekli ile çağdaş ve sıklıkla siyasî bir vurgu barındırdığı düşünülen örtü şekli tarzındaki bu ayrım birçok taraftar toplamış, hem olumlu hem olumsuz yorumlar almıştır. Bununla birlikte Türkiye dışında türban sözcüğü bu anlamda kullanılmazken, İslamî kaynaklarda da kadınların örtünmelerine ve kullandıkları başörtüsüne türban denmez. Bir de not: İnancı sebebiyle okullarda başını örtmenin laikliğe aykırı olmadığı Avrupa Parlamentosunun kararı ile kesinleşmiştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
FERASETLİ
Vıp
Vıp



Yaş : 36 Kayıt tarihi : 25/10/07 Mesaj Sayısı : 775 Nerden : İSTANBUL Durum :

Aktiflik:
50/100  (50/100)
Başarı Puanı:
50/100  (50/100)
Ceza Puanı:
0/100  (0/100)
MesajKonu: Geri: Başörtüsü kanunu .. C.tesi 8 Mart 2008 - 17:27

Çağdaş Türkiye'de türban sorunu, İslam dininde yer alan hicaba (bugün Türkiye'de gerek kavramsal gerek somut anlamda daha sıklıkla başörtüsü olarak anılır) dair farklı bir bakış açısını tanımlamak için kullanılmıştır. Gelenekselleşen baş örtmeden ayrı olarak siyasî temellere sahip olduğu düşünülen baş örtme eylemine ve başörtüsüne türban takmak veya türban nitelemeleri yapılmıştır. Geleneksel örtü şekli ile çağdaş ve sıklıkla siyasî bir vurgu barındırdığı düşünülen örtü şekli tarzındaki bu ayrım birçok taraftar toplamış, hem olumlu hem olumsuz yorumlar almıştır. Bununla birlikte Türkiye dışında türban sözcüğü bu anlamda kullanılmazken, İslamî kaynaklarda da kadınların örtünmelerine ve kullandıkları başörtüsüne türban denmez. Bir de not: İnancı sebebiyle okullarda başını örtmenin laikliğe aykırı olmadığı Avrupa Parlamentosunun kararı ile kesinleşmiştir.
_________________
ImageChef.com - Custom comment codes for MySpace, Hi5, Friendster and more
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content





MesajKonu: Geri: Başörtüsü kanunu .. Bugün 22:17

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Başörtüsü kanunu ..

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu Forum www.kunfeyekun.org adresine Taşınmıştır. :: ๑۩۩๑ İstediğiniz Konular ๑۩۩๑ :: Genel Tartışma , Eleştiri -